fikir7 ANASAYFA´ya götürür
Fikir7.com|GencMümin|GencMümin islami Haberli Fikir Forumu|En güncel haberlerden ve Makalelerden|En güncel Fikirler|En güncel Yorumlar|Son dakika haber fikir forumu; fikir7 ANASAYFA´ya götürür fikir7 ANASAYFA´ya götürür
Aslan yürekli Cüce Casus
İşgalcilerin ve onların işbirlikçisi hainlerin 16 Mayıs 1919 da başlatarak Lozan Antlaşması ile noktaladıkları 'Türk Milletinden Kurtuluş Savaşı'na ka
ATATÜRK MİSAKİ MİLLİ KARARI OLARAK OSMAN
Yıllardır Atatürkçülerin, Atatürkçülük için utanç belgesi olduğundan dolayı ortadan kaybettikleri Atatürk Misak-i Milli Belgesi halen kayıp ama Atatür
M.KEMAL DEN BİRA DEVRİMİ!...
Laikliği İslâm’ın yerine ikame eden Atatürkçü Cumhuriyet, yâni Chp iktidarları alkollü hayatı devlet kurumlarında ve toplumda bir âdet olarak yerleşti
Atatürk Samsun a ingiliz vizesiyle gitti
Atatürk' ün Samsun'a ingiliz vizesiyle gittiginin Belgesi
CİNN, İNS NEDİR
Cinnler dumansız ateşten mi yaratıldı ve şeytanın akrabalarırımıdır? Kitab(Kur'an)daki cinn kavramı metafizisel, ontolojik varlıklardan mı yoksa bire

ilk DARBECiLER JÖN TÜRKLER

  Bu haber 08 Mayıs 2011, Pazar 21:41:59 eklenmiştir. 2984 kez okunmuştur.
ilk DARBECiLER JÖN TÜRKLER


12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

 

 

</p><p>Meşrutiyet'in ilanı konulu Osmanlı dönemi postakartı

Resmi büyült

 

Meşrutiyet'in ilanı konulu Osmanlı dönemi postakartı

 


Young_Turk_Revolution_-_Decleration_-_Armenian_Greek_Muslim_Leaders copy.jpg

Avrupalıların "Jön Türkler" veya "Genç Osmanlılar" dedikleri, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ni 

1866'da kurdular. 

Jön Türkler (Genç Türkler) (Fransızca: Jeunes Turcs) Osmanlı Devleti'nde İkinci Meşrutiyetin gelmesinde etkili olan devrimci gruptur. Dönemin şartlarında bu grubun üyeleri özgürlük ve demokrasi yanlısı olan kişiler olarak kabul edilirdi

?Bugün sosyalizm kurulacağını şüphesiz ki düşünemeyiz?

?Mechveret? gazetesinin yöneticisi Ahmed Rıza konuşuyor: Türkiye?de bugün sosyalizm ve tam bir demokrasinin kurulacağını şüphesiz ki düşünemeyiz. Gelişme yolunda aşama aşama ilerliyoruz. Önemli bir aşamayı geçtik. Emin olabilirsiniz ki ülkem sınırsız bir ilerleme yoluna girmiştir...

Jön Türkler’in lideri konumunda olan ve yıllarca yurtdışında mutlakiyetçi Abdülhamid rejimi aleyhine faaliyet gösteren Ahmed Rıza Bey 1908 Devrimi olduğu günlerde olayları yaklaşık yirmi yıldır yaşadığı Paris’ten takip etmekteydi. 1908’de elli yaşında olan Ahmed Rıza Bey lise öğrenimini Galatasaray Sultanisi’nde yapmış, daha sonra Bab-ı Âli 

Tercüme Odası’nda çalışmıştı. Daha sonra Fransa’ya giderek Grignon Ziraat Mektebi’ni 1884 yılında bitirmişti. Yurda dönüşte önce Ziraat, daha sonra da Maarif Nezareti’nde görev almış; Bursa Maarif müdürüyken 1887 yılında görevinden istifa etmişti. 1889 yılında Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılı nedeniyle düzenlenen sergiye katılmak üzere Paris’e gitmiş ve karşı olduğu Abdülhamid yönetimine muhalefet edebilmek için burada kalmıştı. Dünya kamuoyu kendisini Jön Türkler’in lideri olarak tanımaktaydı.

 

Jön Türkler?in lideri konumunda olan ve yıllarca yurtdışında mutlakiyetçi Abdülhamid rejimi aleyhine faaliyet gösteren Ahmed Rıza Bey 1908 Devrimi olduğu günlerde olayları yaklaşık yirmi yıldır yaşadığı Paris?ten takip etmekteydi.

İlk Zaferden Sonra
Genç Türkiye
Jön Türklerin Lideri Ahmed Rıza’nın Söyledikleri

İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin sürgün deki ileri gelen üyelerinin uzun ve sabırlı çalışmaları bir zaferle ödüllendirildi. Bu cemiyetin haftalık yayın organı Mechveret ’in de yayın yeri olan propaganda merkezi Paris’tedir.
Bir adam bu liberal ve demokratik Osmanlı hareketini başlattı. Tükenmek bilmez bir direngenlikle, bu hareketin yayılması iç in uğraştı: Bu kişi Doktor Ahmed Rıza’dır. Ona ve arkadaşlarına güncel olaylar hakkındaki görüşlerini ve yakın gelecekteki projelerini sorduk. 
Jön Türk Komitesi’nde
Rue Bonaparte  25 numaradaki Şura-yı Umumi’nin lokaline vardığımızda, ortamı sarmış sıradışı bir hareketlilikle karşılaşıyorz. Jön Türk Partisi ’nin üyeleri raporları yazıyor, sınıflandırıyor ve durumu tartışıyorlar. Doğulu demokratların Fransız Cumhuriyeti’ne karşı her zaman gösterdikleri bağlılığı simgelemek amacıyla pencerelerde bir Türk ve bir de Fransız bayrağı yan yana dalgalanıyor. Duvarlarda öncülerin, 1876 Anayasası ’nın yaratıcısı Midhat Paşa’nın ve birçoğu özgürlük için canını vermiş olan diğer  partililerin portreleri asılı.
Bizi oldukça dostça bir şekilde karşılayan Ahmed Rıza’nın yüksek konumunun hemen farkına varıyoruz. Bize arkadaşlarını tanıtıyor. Aralarında birçok Türk subayı bulunuyor, içlerinden biri harekette önemli bir rol almış olan bir topçu yüzbaşısı. Ayrıca, Şura-yı Umumi üyesi bir de Ermeni  var.
“Umutsuz görünen uzun ve zorlu mücadele yıllarından sonra, muzaffer Jön Türk Partisi mi bu gördüğümüz?” diye soruyoruz.
“Asla umutsuz olmadım,” diye cevaplıyor 
bizi Mechveret’in yöneticisi. “Türk halkını tanıyorum ve bu nedenle propagandamı güvenle gerçekleştirdim. Onsekiz yıl önce eyleme başladım ve bu onsekiz yılı Paris’te  geçirdim. Irk ya da din ayırt etmeksizin imparatorluğun tüm tebaasının anayasal hak talepleri zemininde birliğini savunan yayın organımız karşılaştığı tüm zorluklara rağmen onüç yıldır kesintisiz yayınlanmaktadır.” Hatırlayalım ki, Ahmed Rıza faaliyetlerini tüm dinsel boş inançlardan uzak bir şekilde yürütmüştür. Pozitivist ve özgür düşünceli biridir. 

Jön Türkler Ne Yapacaklar?
“Ve şimdi ne yapacaksınız? ” diye soruyoruz; “Sultan’a karşı tutumunuz ne olacak?”
“Kuşkusuz, samimi olduklarını kanıtlarsa yapacakları tavizleri kabul etmeye hazırız. Bizim uyuşmazlık içinde davranmamız hiç de akıllıca olmayacaktır. Sultan’dan bize iyi niyetini belirten bazı kanıtlar göstermesini istiyoruz. Şuna gerçekten inanınız: Bizi aldatmalarına izin vermeyiz.”
“Yıldız Köşkü’nün efendisinden derhal yerine getirilmesi gereken ne gibi garantiler isteyeceksiniz? ”
“Bu oldukça basit. İlk olarak, ırk ve inanç ayrımı yapılmaksızın tüm Hıristiyan ve Müslüman siyasi hükümlü ve sürgünler için tam bir genel af. Daha sonra, tam bir basın özgürlüğü. Son olarak da, Meclis için dürüst ve özgür seçimler.”

Midhat [Paşa]’nın Anayasası
“Midhat Paşa’nın anayasasına göre, Osmanlı Parlamentosu nasıl teşekkül etmelidir? Meclis hangi şartlarda tayin edilecektir? ”
“İki dereceli genel seçim hakkı yoluyla. Sivil ve siyasi haklara sahip tüm Osmanlı vatandaşları ikinci derece seçmenleri tayin edecekler ve bu seçmenler de kendi turlarında milletvekillerini seçeceklerdir.”
“Peki, Senato Sultan’ın kendi isteğine göre seçilmiş kişilerden mi oluşacak?”
“Kesinlikle hayır. Padişa h üyeleri belirleyecektir; fakat bu kişiler imparatorluğun eski yüksek devlet gör evlileri arasından seçilecektir. Farklı dinlerin temsi lcileri, Rum, Ermeni ve Bulgar patrikleri şüphesiz yer alacaklardır. Elbette, bu anayasa mükemmel değildir; fakat yürürlüğe girmesinin ülkemiz için büyük bir gelişme olduğundan kim şüphe edebilir? Daha sonra, iyileştirilmesi için çalışacağız.”

Devrimin Gücü
“Bazı belirgin tavizlerden sonra, Abdülhamid’in hareketi bastırmasından korkmuyor musunuz?”
“Bu kesinlikle mümkün deği l. Subay kadrolarımızda bulunan genç ve ateşli arkadaşlarımızdan yüzlercesini hapsetse bile, binlercesi hemen onların yerini alacaktır. 
Her yerde, ülkenin belli başlı tüm merkezlerinde, sizin de l’Humanite’de göstermiş olduğunuz gibi, arkadaşlarımız iktidarı ele geçirdiler. Bu güçte bir harekete karşı direnmek mümkün değildi; ve bunu Sultan gayet iyi anlamış durumda.”
“Manastır’ı işgal eden Kolağası Niyazi arkadaşlarınızdan biri; değil mi?”
“Mucizeler yaratan çok değerli bir insandır.”  “Düşününüz,” dedi Ahmed Rıza gülümseyerek,  “Birbirlerine karşı şimdiye kadar belki de dünyadaki en korkunç kini besleyen düşman Bulgar ve Yunan isyancı gruplarını başka kim barıştırabilirdi?”

İstanbul’da
“Nasıl oluyor da şimdiye kadar İstanbul’da hiçbir gösteri düzenlenmedi?”
Bu noktada, bizi doktorun bir arkadaşı cevaplıyor: “Bunun ilk nedeni imparatorluk başkentindeki muhteşem ve olağanüstü polis teşkilatıdırbahtsız ülkemizdeki tek ciddi kurum! Dünyada hiçbir şehir İstanbul’daki kadar polise sahip değildir: Otuz binden fazla hafiye halkın yaptıklarını ve hareketlerini gözlemektedir. Bunun yanında, şu andaki hareket aniden ortaya çıktı. Biz ayaklanmanın dört ay içinde olacağını düşünüyorduk ve önlemleri mizi de o ana göre almıştık imparatorluğun başkenti de bu önlemler içinde yer alıyordu. Hareketin gücü beklentilerimizi aştı. ”
“Türkiye’ye geri dönecek misiniz?” diye soruyoruz Jön Türklerin liderine.
“Elbette; anayasal rejimin normal bir şekilde çalıştığından emin olur olmaz, tüm çalışmalarımı ülkeme taşıyacağım. Hükümetin samimiyetine ve bize verilen sözlerin gerçekliğine ikna olur olmaz, anayasal rejimi desteklemek bizim için bir şeref borcu olacaktır.”
Ve bizi uğurlarlarken, Mechveret’in yöneticisi ekliyor: “Türkiye’de bugün sosyalizm ve tam bir demokrasinin kurulacağını şüphesiz ki düşünemeyiz. Gelişme yolunda aşama aşama ilerliyoruz. Önemli bir aşamayı geçtik. Emin olabilirsiniz ki ülkem sınırsız bir ilerleme yoluna girmiştir.”
Ahmed Rıza’ya ilginç açıklamaları için teşekkür ediyor ve tüm Fransız sosyalistlerinin Genç Türkiye’nin özgürlük hareketi için hissettikleri derin yakınlığı iletiyoruz. 

Jean Longuet
L’HumanitÈ gazetesinde 26 Temmuz 1908 günü Ahmed Rıza ile yaptığı mülâkatı yayınlanan Jean Longuet 1871 yılındaki Paris Komünü olaylarında faal rol oynamış Charles Longuet’nin oğluydu; annesi ise Karl Marx’ın kızı Jenny Marx. 1904 yılında yayına başlayan L’HumanitÈ gazetesinde  JaurËs ile birlikte çalışan Marx’ın torunu Longuet de JaurËs gibi savaş aleyhtarıydı ve Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın savaşa girmesi aleyhinde faaliyet göstermişti.

YARIN:  Devrim günlerinde Selanik ve İstanbul

Jön Türkler ve Mason iktidarı

Türkçülük, Turancılığa dönerken Rusya'yla Osmanlı'yı karşı karşıya getiriyordu. Öte yandan İngiliz gizli servisi, casus Lawrence eliyle Arapçılığı, casus Seton-Watson eliyle Sırpçılığı...

1865, ilk anayasamızı yazacak olan "Yeni Osmanlılar" cemiyetinin kurulduğu tarihtir. Kendisi de bu cemiyetin üyelerinden birisi olan Ebüzziya Tevfik, cemiyetin kuruluşunda ilginç bir noktaya dikkatimizi çeker. Haziran ayının bir cumartesi günü akşamı Tansu Çiller'le yeniden meşhur olan Yeniköy semtinde Ahmed Bey adlı bir arkadaşlarının yalısında toplanır ve ertesi gün de Belgrad ormanlarında pikniğe çıkarlar. O pazar günü, Osmanlı tarihinin sonraki safhalarını derinden etkileyecek olan hareketin fünyesi çekilir. 
Toplantılarda yanlarına aldıkları birkaç kitap vardır. Bunlardan birisi, Karbonari İnkılab Cemiyeti hakkındadır, diğeri ise Lehistan (Polonya) Gizli Cemiyeti hakkında. Dev ağaçlar altına serilmiş hasırlara oturan bu 6 gencin ellerindeki Karbonari Cemiyeti'nin esasları, Yeni Osmanlılar'ın da örgütlenme ve stratejisine temel teşkil etmiştir. Peki nedir bu Karbonari? 
Karbonari, 'Kömürcüler' demektir. 19. yüzyıl İtalya'sında kurulan gizli devrimci örgütlere bu adın verilmesi, kömürcüler gibi ormanlarda saklanarak toplantılar yapmalarından kinayedir. Amaçları, İtalya'nın bağımsızlığı ve parlamenter bir sisteme geçmesidir. Nitekim sonuncusu 1848'de patlak veren çeşitli ayaklanma ve devrimleri örgütlemiş ve kısa bir süreliğine de olsa, bir Roma Cumhuriyeti kurmaya muvaffak olmuşlardır. Ancak Fransız İmparatoru III. Napolyon'un kuşatmasına dayanamayan bu cumhuriyetin kurucuları, başta G. Mazzini olmak üzere sürgüne gönderilmiş ve çalışmalarını dışarıdan sürdürmüşlerdir. 
Şimdi bu Mazzini nam zata dikkat buyurula. Zira kendisi, bu cemiyetin fikir ve eylem babalarından olup gayesine ulaşabilmek için gerekirse terör de dahil pek çok kanunsuz yola başvurmakta sakınca görmemiş gözüpek bir adamdır... Ancak bir özelliği daha var: Hem ileri derecede bir Mason, hem de Karbonari'yi Masonluk tarzında örgütlemeye girişmiş bir lider. İngiltere, Amerika ve Rusya dahil pek çok ülkede ajanları olan Mazzini'yi kâh Amerikan İç Savaşı'nda görüyoruz, kâh Rus Çarı II. Alexander'a suikast düzenlerken. 
1872'de ölüyor gerçi ama ajanları faaliyette berdevamdır. Nitekim tam da Osmanlı Devleti'nin ilk anayasasının ilan edildiği 1876'da, Karbonari'nin de desteğiyle Türkiye'de Abdülaziz tahttan indiriliyor, öldürülüyor, daha önce Mason yapılan V. Murad tahta çıkartılıyor ama üç ay sonra onun da cinneti iyileşmeyince yeni bir darbe ile Şehzade Abdülhamid, Meşrutiyet'i ilan etmesi ve seçimleri yapması şartıyla tahta çıkarılıyor. Bu, tarih kitaplarımızda o kadar sorunsuz, tereyağından kıl çekercesine başarılmış bir 'operasyon' gibi anlatılır ki, insan hareketin dış bağlantılarından neredeyse hiç şüphelenmez. 
Oysa bu bir yılda üç taht değişiminin hikâyesi, inanılmaz bir gizli ilişkiler ağının içine düşürür bizi. Hareketi gerçekleştirenlerden Serasker Hüseyin Avni'nin bir şeyden haberdar olmadığı belli. Zaten kendisi Meşrutiyet'e karşı olmasıyla tanınıyor ve bir kin cinayetine kurban ediliyor. Midhat Paşa ne yaptığını bilen birisi gibi ama o da içine itildikleri mücadelenin giriftliğini kavrayacak dirayetten mahrum. Nitekim ilk yaptığı işlerden birisi, arkadaşı Namık Kemal'i bir mutasarrıflığa göndererek ondan kurtulmak oluyor. Yani I. Meşrutiyet'i ilan ettiren kadro, birbirini yemekle meşgul. Ancak gerek Karbonari, gerekse İngiliz Başbakanı Lord Palmerston'un desteğinde harekete geçen B'nai B'rith adlı Yahudi örgüt çoktan işin kaynağına oturmuş durumdadır. 
İşte Abdülhamid Han'ın büyüklüğü burada karşımıza çıkar. Hem Midhat Efendi'yi tasfiyesi, hem de Masonik güçlerin ellerini kollarını bağlaması, kendi usulünce yasaklatması ve üyelerini takip ettirmesi, hatta zaman zaman hücre evlerine baskınlar düzenletmesi sayesinde Osmanlı ekonomisinin ve kültürünün ana damarına hakim olacak bir İngiliz-Yahudi palazlanmasına iktidarı süresince izin vermez. Nitekim bu yüzden de adı, "Kızıl Sultan"a çıkar. Bunun intikamı, 30 yıllık bir aradan sonra 1908'de alınacaktır. 
Hürriyet vaadleriyle iktidara gelen İttihadcıların giderek Türkçülüğe yönelmelerini, araştırmacı Joseph Brewda, arkalarındaki İngilizlerin oyununa bağlıyor. Yani Türkçülük, Turancılığa dönerken Rusya'yla Osmanlı'yı karşı karşıya getiriyordu. Öte yandan İngiliz gizli servisi, casus Lawrence eliyle Arapçılığı, casus Seton-Watson eliyle Sırpçılığı, Lady Dunham eliyle Arnavutçuluğu, Noel Baxton eliyle de Bulgar milliyetçiliğini körüklüyor ve Osmanlı Devleti'nin parçalanması için gereken bütün şartları hazırlıyordu. 
Aynı zamanda Türkiye, İran ve Rusya'dan alınacak topraklarla bir "Büyük Ermenistan" muzu ortaya atılıyor ve kapışma seyrediliyordu. Bir hayaldi bu tabii. Yaşaması mümkün olmayan suni bir hayal. Kendileri de biliyordu bunu. Arkasından bölgeyi birbirine katmak için bir "Büyük Kürdistan" muzu atıldı ortaya. İşin garibi, nasıl oluyorsa her iki "Büyük" devletin de sınırları neredeyse milimi milimine öpüşüyordu. Böylece Müslüman Kürtlerle Hıristiyan Ermenileri birbirine düşürüp bunların birbirini kırmalarından paniğe kapılıp tehcire başvuran Osmanlı'yı suçlu ilan edecek ve asıl gayelerine erişeceklerdir: Kutsal topraklar ve petrol, emperyalizmin ellerindedir artık! 
Bütün bu gürültü patırtı içinde işini yürütenler yok değildi. Mesela B'nai B'rith'in Selanik'teki üyelerinden Musevi lider Emanuel Karaso, Jön Türk hareketini ustaca manevralarla Masonluğa bağlayan halka olacaktır. Sultan Abdülhamid'i tahttan indirmeye giden ekip, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esad Toptani, Laz Arif Hikmet ve Karaso'dan oluşuyordu ve Sultan'a da en çok bu koymuştu. Asıl bunu hazmedemiyordu. 1876'daki şartları hatırlamıştı. İttihadcılar Serasker Hüseyin Avni'den de ders almamışlardı anlaşılan. 
Emanuel Karaso, I. Dünya Savaşı'na sokulan Osmanlı ordusunun iaşe müfettişliğini kapmış ve bu işten yüklü bir servet kazanmıştı. Ancak savaş suçlularının yargılanacağı belli olunca, o da diğer vatan kurtaran arslanlarımız gibi yurtdışında alacaktı soluğu. 1919'da İtalya'ya kaçtı ve orada, kazandığı serveti ölünceye kadar harcadı. Sonradan anlaşıldı ki, Karaso, İtalyan vatandaşıymış! Mazzini'nin büyük planı, belki de bir tek yerde, Osmanlı'da başarılı olmuştu.

 

 

 

Avrupa'da Meşrutiyet ve Cumhuriyet idarelerinin kurulduğu, bu uğurda hükümdarlarla halkın mücadele ettiği devrede Osmanlı Padişahları memleketi hala istibdatla idare ediyorlardı. Osmanlıda da, Padişah Abdülaziz'in mutlakiyet idaresini yıkıp yerine meşrutiyet idaresini kurmak isteyenler vardı. Osmanlı İmpartorluğu çöküyordu. İmparatorluğun Balkan kesiminde bulunan milletler, istiklalleri uğruna sık sık ayaklanıyorlardı. Memleketin kurtuluşunu meşruti idarede gören bazı gençler, birleşerek Avrupalıların "Jön Türkler" veya "Genç Osmanlılar" dedikleri, Yeni Osmanlılar Cemiyetini 1866'da kurdular. Başlıca üyeleri Mehmed Bey, Reşat Bey, Nuri Bey, Ayetullah Bey, Namık Kemal, Refik Bey, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Agah Efendi'dir. Bu cemiyetin kurulduğu ortaya çıkınca Mehmed Bey, Nuri Bey ve Reşat Bey Avrupa'ya kaçtılar. Daha sonra, Prens Sabahattin'in daveti üzerine Ziya Paşa, Ali Suavi ve Namık Kemal de Avrupaya gittiler ve orada gazete, broşür çıkartarak Osmanlı İdaresi'nin kötü yönetimi hakkında yayına başladılar. Jön Türkler bir süre sonra yurda döndüler ve birer göreve tayin edildiler. Bu gençler rejimi yıkamamışlarsa da, Osmanlı İmparatorluğunda, Hürriyet ve Meşrutiyet fikirlerinin kökleşmesinde büyük rol oynadılar.

 

II. Abdülhamid'in kurduğu askeri nitelikteki okullardan mezun olan ve Jön Türk akımından etkilenen genç subayların çoğunluğu da II. Abdulhamid yönetimine karşıydılar. Gittikleri yerlerde dernekler kuruyor, mücadelelerini gizlice yürütüyorlardı. Bu mücadeleyi yürüten gençler, tüm gizli dernekleri Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında birleştirdiler. İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan bu cemiyet, Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar yönetimde söz sahibi oldu

Osmanlı İmpartorluğu çöküyordu. İmparatorluğun Balkan kesiminde bulunan milletler, istiklalleri uğruna sık sık ayaklanıyorlardı. Memleketin kurtuluşunu meşruti idarede gören bazı gençler, birleşerek Avrupalıların "Jön Türkler" veya "Genç Osmanlılar" dedikleri, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ni 1866'da kurdular. 

Pek yaygın olmasa da halen bazı ilerici ve devrimci kişiler için kullanılmaktadır. 19. YY da Avrupada Meşrutiyet ve Cumhuriyet idarelerinin yaygınlaşmaya başlaması Osmanli topraklarındaki birçok ulusu da etkiledi. 

 

Balkanlar da bağımsızlık isteyen uluslar sürekli ayaklanmalar çıkarmaya başladılar. Kurtuluşu meşrutiyette gören bazı Osmanlı gençleri bir araya gelerek Avrupalıların Jön Türkler dediği Genç Osmanlılar cemiyetini kurdular.

Başlıca üyeleri;Mehmed Bey, Reşat Bey, Nuri Bey, Ayetullah Bey,, Namık KemalRefik BeyZiya Paşa,  Ali Suavi ve Agah Efendi'dir. Bu cemiyetin kurulduğu ortaya çıkınca Mehmed Bey, Nuri Bey ve Reşat Bey Avrupa'ya kaçtılar. Daha sonra, Prens Sabahattin'in daveti üzerine Ziya Paşa, Ali Suavi ve Namık Kemal de Avrupaya gittiler ve orada gazete, broşür çıkartarak Osmanlı İdaresi'nin kötü yönetimi hakkında yayına başladılar. Jön Türkler bir süre sonra yurda döndüler ve birer göreve tayin edildiler. Bu gençler rejimi yıkamamışlarsa da, Osmanlı İmparatorluğunda, Hürriyet ve Meşrutiyetfikirlerinin kökleşmesinde büyük rol oynadılar. 

 

Bu gençler her ne kadar rejimi yıkamadılarsa da Osmanlı Devleti'nde, Hürriyet ve Meşrutiyet fikirlerinin kökleşmesinde büyük rol oynadılar. 

İttihat ve Terakki Cemiyeti (Birlik ve İlerleme) önemli Jön Türk teşkilatlarından biriydi.

II. Abdülhamid'in kurduğu askeri nitelikteki okullardan mezun olan ve Jön Türk akımından etkilenen genç subayların çoğunluğu da II. Abdulhamid yönetimine karşıydılar. Gittikleri yerlerde dernekler kuruyor, mücadelelerini gizlice yürütüyorlardı. Bu mücadeleyi yürüten gençler, tüm gizli dernekleri Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında birleştirdiler. 

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan bu cemiyet, Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar yönetimde söz sahibi oldu

 

 

 

Genç Osmanlılar hareketi

 

</p><p>Ahmed Rıza Jön Türk hareketinde etkili bir rol oynadı

Ahmed Rıza Jön Türk hareketinde etkili bir rol oynadı

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devletinde batı tarzı idare ve fikirlerin gelişip yayılması için çalışan Osmanlı aydınlar ve subaylar topluluğudur.”Yeni Osmanlılar” ve “ genç Türkler”de denilen bu grup mensupları, Fransızca “Jeunes Turcs” adıyla meşhur olmuşlardır. Bu tabir umumi olarak o yıllarda 

 

Avrupa’da politika, fikir ve edebiyatta aşırılık taraftarı gençlere (genç Fransızlar/ jeunes france gibi) veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise ilk defa Mustafa Fazıl Paşanın yayınladığı bir mektupta yeni Osmanlılar karşılığı olarak kullanılmıştır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süavi tarafından da benimsenerek, Türkçeye yerleştirilen bu tabir uzun zaman Osmanlı topraklarında yetişen, idaresine karsı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilalcilerin tamamının ortak adı olmuştur. 

 

Yeni Osmanlılar cemiyeti, 1789 Fransız ihtilalinden sonra Avrupa da süren 1830 ve 1848 ihtilallerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından 1865’te İstanbul’da sağır Ahmet Bey’in oğlu Mehmet Bey, Kayazade Reşat Suphi, Paşazade Ayetullah ve Namık kemal tarafından kuruldu. Yine bu tarihte Mızır Hıdivi Kavalalı İsmail Paşa, veraset usulünü değiştirerek kardeşi Mustafa Fazıl Paşayı bütün haklarından mahrum etti. İkbal küskünü olan Mustafa Fasıl Paşa Abdülaziz Hana ve üst kademe devlet ricaline karsı düşman kesildi. İntikam için Jön Türklerin arasına katıldı ve başlarına geçerek onları bilhassa maddi yönden büyük çapta destekledi. Dernekte en önemli rolü Mustafa Fazıl Paşa oynadı. 

</p><p>Sultan İkinci Abdülhamid

Sultan İkinci Abdülhamid

Mustafa Fazıl Paşanın, Abdülaziz Hana hitaben Paris’te yazdığı ve küstahça ifadelerin aldığı mektup, 1867’de Türkçeye tercüme edilerek Tasviri Efkâr Gazetesinde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dağıtıldı. Mektup, meşrutiyetin ilanı “nizam-i serbestane”nin kurulması isteniyor ve Ali ve Fuat Paşalar bilgisiz ve hain kimseler olarak ilan ediliyordu. Yeniden sadrazam olan Ali Paşa, Yeni Osmanlılar derneği liderliğinden Ali Süavi’yi Kastamonu’ya ve Ziya Paşayı taşraya memuriyete gönderildi. Ali Paşanın Jön Türklere karsı takındığı tutum üzerine Mustafa Fazıl Paşa Jön Türklerin liderlerini Paris’e çağırdı. 1867’de Sultan Abdülaziz’in Avrupa gezisi Jön Türklerin aleyhine oldu. Marsilya’da padişahtan af dileyen Mustafa Fazıl Paşa, Ali ve Fuat Paşalarla da barışarak Jön Türklerden ayrıldı ve İstanbul’a döndü. Osmanlı büyükelçiliğinin baskısı sonucu Jön Türkler, İngiltere’ye geçtiler. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaştılar. Birinci meşrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler zararlı faaliyetleri görülünce II. Abdülhamit Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi. Yeni Osmanlılar Derneği fiilen dağıldı. Üyelerden bazıları devlette yeniden görev aldılar.Namık Kemal 1872’ de “ibret” gazetesinin başına geçti. İstanbul’a geri dönenlerden bir kısmı ilk sadareti sırasında Mithat Paşanın etrafında toplandılar ve onu desteklediler. Dernek Gülle Agop’un Gedikpaşa’ daki tiyatrosundan kendi propagandası için yararlandı. Nitekim aynı tiyatroda 1 Nisan 1873’te Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” adlı oyununun ilk temsil edildiği gece, halkın milli heyecan ve coşkunluğu sağlandı. Ertesi gece Namık kemal, tiyatroda tutuklanarak Magosa’ya, Nuri ve Hakkı Beyler Akka’ya, Tevfik Bey ile Ahmet Mithat Efendi de Rodos’a sürüldüler.

</p><p>Paris'te düzenlenen I. Jön Türk Kongresi'nden bir görüntü

 

Paris'te düzenlenen I. Jön Türk Kongresi'nden bir görüntü

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde ön planda meşrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da her grup ve şahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklal, hiç değilse muhtariyet kapmak, şahıslar ise şahsi hırs ve arzularını tatmin etmek peşindeydiler. Osmanlı devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden olmuştur. Batı dünyası karşısındaki tavırları taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meşhur olmak, hatta Mithat Paşada olduğu gibi, kendi ailelerini hanedan ailesi yapmak için azınlıklarla, eşkıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemeleri bu faaliyetlerin en acı tarafı olmuştur. Netice olarak Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar hükümet darbeleri ve savaşlarla yok etmişler, çıkarılan idaresizlik, kargaşa ve savaşlar ortamı içinde milletin felaketini hazırlamışlardır. Birinci dünya savaşı Jön Türk faaliyetinin Türkiye’de sonu olmuştur.

 

Halkı kurtarmalı mı?

 

-Rüşdü Paşa-

Hayır. Halkı kurtarmak bir hareket olarak Jön Türk ile başladı. Jön Türk bir doktrin olarak kullanılıyor. Jön Türkler, halkı kurtarmadı. Halkı kurtarmak imgesi ile kendini kurtardı.

Türk politikası 19.yüzyılda değer değişimi denemesi karşılığı olarak kullanıldı. William S.Burroughs’un deyimi: Politics here is death. Türkçe: Burada politika ölüdür.

Politikanın olmadığı zaman diliminde Jön Türk, politik midir?

İdeoloji bir kafa karışıklığı durumu, gerçeklikten kopuk bir şey, anlamsız bir rûya, savaş makinası, bir uyku ilacı, sersemletici, zararlı, değil.

Zizek: “İdeoloji, daha ziyade çoktan ‘ideolojik’ olarak kavranması gereken gerçekliğin kendisidir. ‘İdeolojik’, tam da mevcudiyeti katılımcılarının, onun özünü bilmemesini gerektiren bir toplumsal gerçekliktir. Yeniden üretilmesi, bireylerin ‘ne yaptıklarını bilmemeleri’ni gerektiren toplumsal fiiliyattır. ‘İdeolojik’ bir toplumsal varlığın ‘yanlış bilinci’ değil, ‘yanlış bilinç’ten destek aldığı sürece bu varlığın kendisidir”.

İdeoloji, insanların fiilen yaptıkları şey ile yaptıklarını düşündükleri şey arasındaki uyumsuzlukla ilgili bir olay.

Zizek’in önerisi şudur: “Şeylerin, şeyler arasındaki ilişkilerin ardında, toplumsal ilişkileri, insan özneleri arasındaki ilişkileri saptamamız gerekir”.

Jön Türk, ideolojik olarak, halkın kurtarılması gerekliliğine ilişkin bir varsayımdır. Hareket, bir ne yaptığını bilmemek hareketi olarak devam ediyor. Bilmedikleri Batı, anlamadıkları tarih bilimi, farkında olmadıkları felsefe, ilgilenmedikleri edebiyat, konuşamadıkları antik diller. Onlar duruyor. Yaptıkları, kendilerini doğal kral olarak icat etmek. İcat, iktisadi. Kurtaracaklarını söyledikleri halkın gelirine el koymak. Onların köleştirilmesine katkıda bulunmak.

Halkın kurtarılması bir şal. Şalın altı iktisat.

İnsan öznesinde görülen zenginlik ya da fakirlik bir toplumsal öykünün, sürecin görünür hale gelmiş şekli. Onları bir semptom olduğunu varsaymak gerek. (The) Varsayım şu işe yarar: Burası başlamak için doğru bir yer değil.

Jön Türk, zengindir. İdeoloji olarak halkın bir bölümünün temsilcisi olduğunu ilân eden Jön Türk, temsil ettiğini söylediği kitlenin iktisadi servetinin büyük ortağı.

Jön Türk, teoride değil pratikte. Jön Türk’ün teorisi olmaz. İktidar karşıtı görünmesinin, olmasının nedeni şahsi iktisadiyatı. Türklerde yaptıkları politika karşılığında zengin olanlar bir gelenek oluşturacak kadar yeter sayıdadır.

****

 

Jön Türkler

14.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi

Ne kadar garip bir tecellidir ki, Amcam Abdülaziz Han'ı düşürmek için Avrupa'ya kaçan Genç Osmanlılar, eninde sonunda muradlarına ermişler, hem Abdülaziz Han düşmüş, hem de hemen peşinden açılan 93 Rus Savaşı Rumeli'nin yarısını alıp götürmüştü. Tıpkı onlar gibi, beni düşürmek için Avrupa'ya kaçan Jön Türkler de muradlarına ermişler, beni düşürmüşler ve girdikleri Cihan Savaşı'nda da Osmanlı İmparatorluğu'nu elden çıkarmışlardır.

Her iki gurup da memleketin okumuş yazmışlarını içine alıyordu. Her iki gurup da Batıcılığa hayrandı. Her iki gurup da memleketin tek kurtuluşunu Meşrutiyette görüyorlardı. Her iki gurup da emellerine Ordunun bir parçasını vasıta etti. Her iki gurubun dayandığı ordu da içinden parçalandı.

Evet, ne kadar daha garip bir tecellidir ki, ben bu olayların her ikisinin de içinde yaşadım. Amcamın öfke ile yapamadığını, ben sabırla yapmayı denedim. Amcamın ceza ile başaramadığını, ben bağışlayarak elde etmeğe çalıştım. Ama yine de muvaffak olamadım!
Ve daha garip bir tecelliye bakınız ki, «Genç Osmanlılar»! da «Jön Türkleride Osmanlı İmparatorluğunu par-

çalamak isteyen büyük devletlerin hepsi arkalıyorlardı! Bu devletlerin gözünde ümit bu gençlerdeydi!. Bunların dediği yapılırsa Osmanlı İmparatorluğu kurtulacak, dediklerine kulak asılmazsa, batacaktı! İki kere istemeyerek de olsa, dediklerini yaptık ve işte battık!. Bari son kalan bir avuç vatan toprağında yaşayanların gözleri açıldı mı?... İnşallah!..



Osmanlıyı Üleşmekte Anlaşan Batı

Evladım sayılan bu vatan çocukları, benim, bir sarayın dört duvarı arasında gördüğüm hakikati koskoca yeryüzünü gezip tozdukları halde nasıl görmediler; nasıl görmediler de ecdad kanı ile sulanmış koskoca bir ülkeyi kendi elleri ile ba-tırdılar!..

Suçlamaya dilim varmıyor; fakat görüyorlardı ki İngilizler, Fransızlar, Ruslar, hattâ Almanlar ve Avusturyalılar yani bütün büyük Avrupa devletleri menfaatlerini Osmanlı mülkünün parçalanmasında bulmuşlardır; düşmandılar. Görüyorlardı ki bu devletler birbirleri ile dalaşıyorlar, ama Osmanlıları üleşmekte anlaşıyorlardı. Anlaşamadıkları, kimin daha büyük parçayı yutacağı idi. Öyle olduğu halde, bu düşüncede olan devletlerin, kendilerini arkalamalarından da mı bir manâ çıkaramıyorlardı?

Söyledim, iyne söyleyeceğim, anlattım, yine anlatacağım, düşünmüyorlarmıydı ki Osmanlı ülkesi birçok milletlerin biraraya gelmesinden meydana gelmiştir.. Böyle bir ülkede Meşrutiyet, ülkenin unsuru aslîsi için (Temel unsur) ölümdür. İngiliz Parlamentosunda bir Hindli, Afrikalı, Mısırlı, Fransız Parlamentosunda bir Cezayirli mebus varmıydı ki, Osmanlı Parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Arap mebusu bulunmasını istemeğe kalkıyorlar!.



Hayır, bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evlâdının cibiliyetsiz çıkacağını kabul edemem! Sadece aldandılar, derim. Aldandılar ama, cezalarını ken-dilerinden çok, adanmayan milyonlarca masum vatan evlâdı çekti; hem öldüler, hem vatandan oldular!.



«Fikirleri» de, «Tesirleri» de Mahdutdu..

Kendilerine «Jön Türkler» denilen kimseler aslında üç -beş kişidir. Bunlar yıllarca Avrupa'da benim aleyhimde çalışmışlar — benim aleyhimde çalışmanın vatanın da aleyhinde çalışmak demek olduğunu düşünmeden — yazmışlar, çizmişler, söylemişlerdir. Çıkardıkları gazeteleri gizlice memlekete sokmanın yolunu —büyük devletlere arkalarını dayayarak— buluyorlar, yabancı postahanelerden de yabancı uyruklu kimseler aracılığı ile çekip şuna buna dağıtıyorlardı. Yıllar yılı, ciddî sayılabilecek bir tesirleri olmamıştır; ciddî sayılacak bir fikirleri olmadığı gibi...
Fakat ben buna rağmen, ken'dileri ile ilgilendim. Yabancı memleketlerde parasızlık yüzünden bazı şeylere katlanmamaları için, gazetelerini satın almak bahanesi ile büyücek yardımlarda bulundum, bazı kimselerin memlekete- para göndermelerine göz yumdum. Tek yabancıların maşası olmasınlar, muhalefeti — yanlış da olsa — namuslu kalsın diye!.



Ahmet Rıza Nasıl Geçiniyor?

Beni bu yardımlara iten sebepler de vardı. Ahmet Rıza Bey, Bursa'da Maarif Müdürü iken, Paris'te ihtilâlin yüzüncü yılı sebebi ile açılan sergide Bursa İpeklilerini teşhir etmek bahanesi ile Avrupa'ya gitti ve bir daha dönmedi. Oradan bana bir «Islâhat Layihası» (Reform Raporu) gönderdi.

Okudum, hiçbir şey yoktu. Ne memleketi tanıyor, ne tekliflerinin ne getireceğini hesaplayabiliyordu. Bir kenara koydum.

Ardından, «Meşveret» adı ile bir gazete çıkarmaya başladı. Paris Sefaretimize «ne ile geçmiyor?» diye sordurdum. «Patiste türkçe dersleri vererek» diye cevap verdiler.. Paris-te, hem de Türkçe dersleri vererek geçinmek ayrıca bir gazete çıkarmak... ve bunun da külfetlerine katlanmak!.. Buna, hayatında bir kere fırından ekmek almamış basit bir cariye bile inanmaz.. Dolaylı yollardan para göndermeğe başladım, çünkü başka çare yoktu!.

Ya, Mizancı Murat?

Biraz da Mizancı diye tanınan Murad Bey'den bahsedeyim; bu, bir başka garabettir. Murad Bey, delikanlı yaşında Kafkasya'dan kalkmış, okumak için Kırım'a gideceğine, İstanbul'un yolunu tutmuştur, İstanbul'da ilk çaldığı kapı,. Mithat Paşa'nın konağıdır. Hemen Mithat Paşa tarafından kabul edilir, dinlenir ve bir tezkere ile Rüştü Paşa'ya gönderilir. Murad Bey bir süre Rüştü Paşa'nın katipliğini yapmış..
Paşanın ölümünden sonra, Mülkiye Mektebine tarih hocası oldu. İngiliz politikasına tarafdar olarak biliniyordu. Nitekim ben İngiliz Politikasına tarafdar olan Sait Paşayı Sadrazamlıktan uzaklaştırınca, o da «Mizan» adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Bu gazetesinde bana övgüler yayınlıyor, ama kabineye memur ettiğim devlet ileri gelenlerine ver yansın hücum ediyordu. Hükümet, gazetesini yıllar sonra kapattı. Ben kendisini korudum ve «Duyunu Umumiye» komiserliğine tayin ettirdim.
Bir gün, Rusya'ya kaçtı. Oradan Avrupa'ya geçti. Londra'da Lord Salisbery ile görüşüp Mizan'ını Mısırda çı-

karmak müsaadesi alabildi. Tekrar Avrupa'ya geçti ve en sonra Ahmet Celalettin Paşa aracılığı ile yeniden İstanbul'a

döndü.Bu dönem içinde nasıl geçindiğini, nasıl bu uzun seyahatleri yapabildiğini, gazetesini hangi para ile çıkardığını araştırmak istemiyorum.

Masonların Beslediği Jön Türkler!..

Ahmet Celalettin Paşa'nın Mısır'da Ali Kemal Bey'-den (31) aldığı bir mektubu görmüştüm. Bu mektup her halde Yıldız evrakı arasında saklıdır. Kimin nereden para aldığını isim isim yazıyordu. Bu mektupta Dr. Abdullah Cevdet, Dr. İshak Sükuti, Dr. Bahattin Şahir, Dr. Nazım, Dr. İbrahim Temo'nun Fransız ve İtalyan localarına bağlı olduklarını ve bu locaların yardımı ile yaşadıklarını, hattâ memleketteki ailelerine dahi bu localar elile para gönderildiğini yazıyor ve bunların vesikalarını gönderiyordu.

Avrupa'da, Mısır'da çeşitli namlar altında çıkan gazeteler ve buralarda gezinen gizli cemiyetin adamları, daha önce de söylediğim gibi, memlekete ciddi bir zarar vermediler. Fakat Mason Locaları, bütün takiplerimize rağmen, «İttihat ve Terakki»ye bağlı subayları harekete geçirince, bu âvâre insanlar birer bayrak ahline geldiler. İşte Jön Türk'ler ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin hikâyesi de budur.
Evet, hikâyesi budur ama, neticesi de bugün maalesef gözlerimizin önündedir.
Bana diyeceklerdir ki, «Bütün bunları biliyordun da ni-çin engel olmadın, niçin devletin yıkılmasına göz yumdun?..»

(31) izmit'te linç edilen İtilâfçı yazar Ali Kemal.

«Yalnızdım»...

Haşa!. Göz yummak şöyle dursun, her an tetikte yaşadım. Fakat önleyemezdim, önleyemedim de.. Çünkü yalnızdım. Onların arkasında bütün düşman dünyası vardı. Mizacım ve şartlarım başka türlü olmama elverişli değildi. Dostlarım beni, yumuşak başlı olmakla, düşmanlarım, zalim gaddar olmakla suçlarlar.. İki taraf da yanılır.. Ben ne bir Yavuz Selim Han idim, ne de Yavuz Selim Han'ın ül-
kesi benim buyruğumdaydı. Birkaç kelle koparıvermek, laf söylerken kolaydır. Her koparılan kelle, insanın önünde bir uçurum açar. Bu uçurumu doldurabiliyorsan, gözdağı verebilirsin ve gözdağı verdiklerin dediklerinden çıkmazlar. Ama uçurumlar kapanmıyorsa, hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Ben, doğuştan merhametli bir insanım. Fakat devletin merhametle idare edilemeyeceğini de bilirim. Ne yaptıysam, yapabildiğimdir. Yavuz Selim Han da benim zamanımda padişah olsaydı, o da benim gibi yapardı. Gerekeni yaptım, faydalının peşinden koştum, ahâliyi ezdirmemeğe çalıştım, beyhude kan dökülmesinin her yerde karşısına çıktım. Memleketim, Jön Türklere gösterdiğim şefkatin değil, Jön Türklerin bağışlanmaz gafletlerinin kurbanı oldu; işte o kadar!...

***

Jön Türkler

 

Mehmet Şevket Eygi

 

 

 

Kim demiş Jön Türkler bundan yüz sene önce tükendiler, tarihe karıştılar diye? Jön Türkler hep içimizdeler, tepemizdeler, ensemizdeler.

 

Jön Türklerin yaptıkları anlatmakla bitmez.

Sultan Abdülhamid devrinde Avrupada Ermenilerle birlikte Türkiye'nin kuyusunu kazmak için kongreler yapan onlardı.

Sultan Abdülhamidi devirip Selanik'e sürenler onlardı.

Bütün ülkeyi Selanikleştirmek için gece gündüz çalışanlar onlardı.

Balkan Harbini bize onlar kaybettirdi.

Türkiye Ortadoğunun Japonyası olamadıysa bunun sorumlusu onlardır. İster Jön Türk deyin, ister İttihad ve Terakki, onlardır yargısız infazlar yapan, ülkeyi ve halkı ezen.

Sultan Abdülhamid kötü bir mutlakiyetçi imiş, bunlar ise iyi ve doğru hürriyetçi. Ne büyük yalan!..

Jön Türkler Cumhuriyetin de canına okudular. 1923'te kurulduğunda Cumhuriyetimiz çoğulcu idi, düşünce ve inanç hürriyeti vardı. Jön Türkler hürriyeti de katl ettiler, çoğulculuğu da.

İstiklal Mahkemeleri Jön Türklerin eseridir.

Türkleri, Kürtleri, Sünnileri, Alevîleri kıranlar, sürenler hep onlardır.

Onların özgürlük yaygaralarına kim kulak asar. İstedikleri özgürlük vesâyetli ve sahte bir özgürlüktür.

Eşitlik diyorlar. Yalandır. Onların sisteminde elbette bir miktar sahte eşitlik vardır ama onlar halkın çoğunluğundan, Müslümanlardan "Daha eşittir".

Eğitim, aydınlık, bilgi deyip dururlar. Be nâbekârlar, 72 milyonluk bir halkı, dedelerinin mezar taşlarını okuyamayacak kadar cahil yetiştiren sizler değil misiniz?

Bu Jön Türkler korkunç ve gülünç çelişkiler içindedir. Şapka kanunu, şapka devrimi der dururlar ve hiçbiri şapka giymez. Haindir bunlar. Madem ki, şapka uygarlık, terakki, çağdaşlık; geçirin başınıza silindir, melon, fötr ve kolonyal şapkalar. Size en çok kolonyal (sömürgeci) şapka yakışır, Türkiyeyi bir sömürge haline getirdiniz.

Jön Türklerin ne mal olduğu mimarlıklarından bellidir. İstanbul'un hangi tepesinde bir Jön Türk anıtı vardır? Hani onların Süleymaniyeleri, Sultanahmedleri, Fatihleri, SultanSelimleri?..

Onların Fuzulî, Şeyh Galib, Ziya Paşa ayarında şairleri var mı?

Onların Sinanları, Barbarosları, Cevdet Paşaları yok.

Onların edebiyatları yok, doğru bir tarihleri bile yok.

Tevfik Fikret'i fazla benimsemesinler. Sultan Abdülhamid zamanında Muallim Naci riyasetinde bir Na't-i şerif yarışması açılmıştı ve Mehmed Tevfik adında biri birinci olmuştu. Kimdi bu Mehmed Tevfik? Canım şu bizim Tevfik Fikret!.. Hani Amerika'ya gönderdiği oğlu Haluk Protestan papazı olan şair.

Jön Türklük nedir?

Komitacılıktır... Dağa çıkmak veya Avrupaya kaçmaktır... Masonlar ve Dönmelerle elele verip Devlet aleyhine çalışmaktır. Halife ve Hakan Sultan Abdülhamidi devirmektir... Hürriyet hürriyet diye diye hürriyetin ırzına geçmek, canına okumaktır... Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı Babıalide öldürmektir... Balkan harbini ve Rumeli-i Şahaneyi kaybetmektir... Jön Türk Tahsin Paşanın Selanik'i, emrindeki 20 bine yakın askere rağmen savunmayıp ordusunu ve silahlarını Yunana vererek teslim olmasıdır... Birinci dünya savaşını kaybetmektir, devleti çökertmektir... İslâm dininin terakkiye mani olduğunu iddia etmektir...

Jön Türklerden, İttihadçılardan kurtulmanın imkanı var mıdır? Büsbütün yoktur ama onları tesirsiz hale getirmenin, zararlarını en aza indirmenin çareleri vardır.

1. Müslümanlar çocuklarını, genç nesilleri onlardan daha fazla bilgili, kültürlü uzmanlaşmış olarak yetiştirmelidir.

2. Müslümanlar doğru, dürüst, ahlaklı, faziletli, bilge, mürüvvetli, hamiyetli olmalıdır.

3. Müslümanlar onlardan daha cesur, gözü kara, hamleci, atılgan olmalıdır.

4. Müslümanlar lisan, edebiyat, tarih, mimarlık, güzel sanatlar sahasında onlardan çok ileri olmalıdır.

5. Müslümanlar para, finans, büyük ticaret, sanayi, ithalat ihracat sektöründe onları çok gerilerde bırakmalıdır.

6. Müslümanlar çekişme ve rekabeti bırakıp bir ve beraber olmalıdır.

7. Müslümanlar başlarına ehliyetli ve liyakatli bir İmam-ı Kebir seçmeli, ona biat ve itaat etmelidir.

8. Müslümanlar, Jön Türklerin rağmına 1920'lerin güzel ve zengin Türkçesine dönmelidir.

9. Müslümanlar Türkiye'nin gerçek tarihini yazmalıdır.

10. Müslümanlar adalet, hürriyet, eşitlik, kardeşlik bayraklarını yükseltmelidir.

Şu aşağıda sayacağım kötülükleri yapanlar; gerçek, samimî, olgun, örnek Müslüman değildir, Jön Türklerin (dolaylı şekilde de olsa) yardımcısıdır.

a. Arivistler.

b. Din sömürücüleri,

c. Yalancılar.

ç. Emanetlere hıyanet edenler,

d. Rüşvet alıp verenler.

e. Haram yiyenler.

f. Kara servet sahibi olanlar.

g. Karanlık gayr-i meşru yollarla yüklü komisyon alanlar.

ğ. Bütçeleri, fonları hortumlayan, zimmetlerine geçirenler.

h. Nepotizm yapanlar.

Jön Türkler büyük bir imparatorluğu son derece kötü şekilde yıktılar, tasfiye ettiler/ettirdiler.

Elimizde şu son vatan parçası kaldı. Şimdi onu batırmak ve bitirmek için harıl harıl çalışıyorlar.

Allah onlara fırsat vermesin.

***

 

 L. Sabbatier, “Jön Türk Şıklığı”, 1912

Jön Türkler 
Osmanlı İmparatorluğu'nda XIX yüzyılın ikinci yarısında meşruti bir hukuk düzeni kurmak, Kanun-ı Esasi ilanıyla serbest seçimlere gitmek ve böylece kurulacak meclise, millet ve memleketin geleceğini teslim etmek fikrini savunan imparatorluğun kurtuluşunun da ancak bu şekilde olabileceğine inanan kişilere verilen ad 
Jön Türk (Fr Jennes Turcı) adı, ilk defa Mustafa Fazıl Paşa'nın yayınladığı bir mektupta kullanıldı Daha sonra Namık Kemal ve Ali Suavi tarafından da benimsenerek Yeni Osmanlılar karşılığı olarak kullanıldı Birinci ve İkinci Meşrutiyet'i hazırlayan ve Osmanlı İmparatorluğu'nda değişiklikler yapılmasını isteyen, bütün ihtilalciler için kullanılmıştır
1865'te İstanbul'da kurulan, Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Jön Türk hareketinin öncüsü sayılır Cemiyetin kurucuları: Sağır Ahmed Bey'in oğlu Mehmed Bey, Komiser Nuri, Kayazade Reşad, Suphi Paşazade Ayetullah ve Namık Kemal'dir Kısa zamanda Şinasi, Ziya Paşa, Ali Suavi, Ebüzziya Tevfik, Mir'at Mecmuası sahibi Refik ve Agah efendilerin katılmasıyla gelişti 
Cemiyetin faaliyete geçmesi, Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa'nın, Paris'ten Sultan Abdülaziz'e gönderdiği Fransızca ariza ile başladı Bu arizada Meşrutiyet'in ilanı Sultan Abdülaziz'den rica ediliyordu Ariza, Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik ve Sadullah beyler tarafından Osmanlıca'ya çevrilerek Tasvir-i Efkar Gazetesi mensupları tarafından halka dağıtıldı Bunun üzerine sadrazam Ali Paşa, Ziya Bey'i Kıbrıs mutasarrıflığına, Namık Kemal'i de Erzurum vali muavinliğine tayin etti Ziya Paşa ve Namık Kemal, kısa bir süre sonra, Prens Mustafa Fazıl Paşa'nın davetine uyarak, Fransız bandıralı bir vapurla Paris'e gittiler (17 Mayıs 1867) 
Cemiyet üyelerinden Kayazade Reşad, Menapirzade Nuri, Çapanoğullarından Agah, Sağır Ahmed Beyzade Mehmed Bey ve daha önce Kastamonu'ya sürgün edilen Ali Suavi Efendi de aynı tarihte Paris'e hareket ettilerMısır Hıdivliği yüzünden İstanbul'a karşı kindar olan Prens Mustafa Fazıl Paşa, Paris'e gelen bu ihtilalcilerin koruyuculuğunu üstlendi 
Ali Suavi Bey "Muhbir", Namık Kemal ile Ziya Paşa "Hürriyet" gazetelerini yayımlamaya başladılar 
Bu yayın organlarında savunulan başlıca düşünceler şunlardır: 
1-Osmanlı Devleti'nde meşruti idareyi kurmak; 
2-0smanlı Devleti idaresinde bulunan bütün fertlerin hak, hürriyet ve eşitliklerini kanunların teminatı altına almak
Sultan Abdülaziz'in Fransa seyahatinde Marsilya'da Sultan'dan af dileyen Prens Mustafa Fazıl Paşa, Ali ve Fuad paşalarla barışarak İstanbul'a döndü Adliye ve Maliye nazırlıklarına getirilen Mustafa Fazıl Paşa, yurtdışındaki Jön Türklerden desteğini çekti Bunun üzerine Jön Türkler, aralarındaki görüş ayrılıklarının da etkisiyle dağılmak zorunda kaldılar 
Ali Paşa'nın sadareti zamanında, altı ay kadar Viyana'da kalan Namık Kemal, Zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'dan aldığı izinle 1871'de İstanbul'a döndü Agah Efendi'nin dönüşü de bu tarihtedir Reşad ve Nuri beyler 1872'de, Sağır Ahmed Beyzade Mehmed Bey 1874'te, Ali Suavi ise 1876'da İstanbul'a geldiler 
Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin fiilen dağılmasından sonra, Jön Türklerden bazıları yeniden devlette görev aldılarNamık Kemal arkadaşlarıyla birlikte "İbret" Gazetesi'ni çıkardı (14 Haziran 1872) 1872 yılının Ağustos ayında sadarete getirilen Midhat Paşa, iki buçuk aylık iktidarı sırasında Jön Türkleri etrafına topladı Midhat Paşa azledildikten 4 yıl sonra (1876) Fatih, Bayezid ve Süleymaniye medreseleri öğrencileri, Midhat Paşa'yı tekrar sadrazam yapmak için ayaklandılar, ancak başarılı olamadılar Midhat Paşa, Meclis-i Vükela'ya getirildi Sonra da Şura-yı Devlet reisi oldu
Bu arada Serasker Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Midhat Paşa ile birlikte Harbiye Mektebi nazırı Süleyman Paşa'nın hazırladığı askeri kuvvetlerle, Şeyhülislam Hasan Hayri Efendi'nin verdiği fetvaya istinaden Saray kuşatılarak, Sultan Abdülaziz hal 'edildi (10 Haziran 1876); 5 gün sonra da ölümü vuku buldu Harbiye nezareti binasında Sultan Murad'a biat edildi Ancak Murad'ın akıl hastalığı ortaya çıkınca Midhat Paşa'nın Meşrutiyet'in ilanı için vaad aldığı Veliaht Abdülhamid Efendi tahta çıkarıldı Üç ay sonra sadarete getirilen Midhat Paşa, Ziya Paşa ve Kemal beylerle birlikte hazırladıkları Kanun-ı Esasi ilan edildi (23 Aralık 1876) 
Meclis-i Mebusan açılışından kısa bir süre sonra II Abdülhamid tarafından kapatıldı Bu gelişme, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin de sonu oldu 
Sultan Abdülaziz devrinde mutlakiyet idaresine karşı verilen mücadele, yurt içi ve yurt dışındaki ilk Jön Türk hareketini teşkil eder 1878 yılından, İkinci Meşrutiyet’in ilanı olan 23 Temmuz 1908 tarihine kadar yurt içi ve yurt dışındaki mücadeleler de İkinci Jön Türk hareketi adını alır
4 Şubat 1902'de Paris'te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız senatörü La Feuvre Contalis'in evinde çalıştı Mısır, Kıbrıs ve Bulgaristan'dan gelen değişik milliyetler ve dinlerden delegeler, aralarındaki görüş ayrılıklarını tekrarlayarak dağıldılar Bu kongreden beklenilen sonuç elde edilemedi 
İkinci Jön Türk Kongresi, 27- 28- 29 Aralık 1907 günlerinde Paris'te toplandı Bu kongreye İttihad ve Terakki Cemiyeti ile Prens Sabahattin Bey'in, Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ve Ermeni Taşnaksutyan Komitesi katıldılar Toplantı sonunda yayınlanan beyannamede en çok Müslümanların, Abdülhamid rejiminden zarar gördüğü, kötü yönetimin sorumluluğunun Müslümanlar üzerine atılmaması gerektiği belirtilmiştir
İhtilalci bir ortam içerisinde yapılan kongre şu kararları almıştır: 
1-İran Mebusan Meclisi'ne bir dostluk telgrafı çekilmesi; 
2-0smanlı ülkesi içerisinde teşkilatı olan cemiyetlerin gizli ve devamlı bir müşterek icra komitesi kurmaları; 
3-Makedonya'daki çetelerin halka dokunmadan yalnız hükumete karşı mücadeleye çağırılmaları; 
5-Davaya ihanet edenlerin ikinci maddede anılan komitece cezalandırılması; 
6-İhtilalci yayınlar yapılarak bunların her seviyedeki kişilere 
ulaştırılması;
7-Gelecek kongrenin 1908 yılında toplanması
Jön Türklerin bundan sonraki faaliyetleri içerisinde Ahmed Rıza Bey'in de bulunduğu İttihad ve Terakki Cemiyeti bünyesinde devam etmiştir

***

 

 

 

Türk Tarihi ile ilgili Kavramlar >> Jön Türkler

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti'nde, batı tarzı idare ve fikirlerin gelişip yayılması için çalışanlara verilen isim.

“Yeni Osmanlılar” veya “Genç Türkler” de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların verdikleri Fransızca “Jeunnes Turcs” adıyla meşhur olmuşlardır. Bu tabir, umumî olarak, o yıllarda Avrupa’da politika, fikir ve edebiyatta aşırılık taraftarı gençlere veriliyordu. Yeni Osmanlılar için ise, ilk defa Mustafa Fazıl Paşanın yayınladığı bir mektupta, “Yeni Osmanlılar” karşılığı olarak kullanılmıştır. Daha sonraları Namık Kemal ve Ali Süâvî tarafından da benimsenerek, Türkçe'ye yerleştirilen bu tabir, uzun süre, Osmanlı topraklarında yetişen, devlet idaresine karşı gelen ve yabancılar tarafından yönlendirilen ihtilâlcilerin tamamının ortak adı olmuştur.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti, 1789 Fransız İhtilâlinden sonra Avrupa’da süren 1830 ve 1848 ihtilâllerine ve bunların neticesinde ortaya çıkan fikir hareketlerine heveslenenler tarafından, 1865’te, gizli bir teşkilât olarak, İstanbul’da kuruldu. Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı İsmail Paşa, veraset usulünü değiştirerek, kardeşi Mustafa Fazıl Paşayı bütün haklarından mahrum etti. İkbal küskünü olan bu paşa, Abdülaziz Han'a ve üst kademe devlet adamlarına  düşman kesildi. İntikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve başlarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi.

Mustafa Fazıl Paşanın, Abdülaziz Hana hitaben, Paris’te yazdığı ve küstahça ifadelerin yer aldığı mektup, 1867’de Türkçe'ye tercüme edilerek, Tasvîr-i Efkâr Gazetesi’nde yayınlandı ve Osmanlı ülkesinde binlerce adet bastırılıp dağıtıldı. Mektup, meşrutiyet fikirleri ve meşrutiyetin ilanı arzusu bahanesiyle, Osmanlı Devletine ve bazı devlet ricaline karşı ağır ifadeler ihtiva ediyordu. Bu mektubun akabinde, Mustafa Fâzıl Paşa tarafından Paris’e çağrılan Jön Türkler, onun maddî desteğiyle, Avrupa’da geniş bir yayın faaliyetine giriştiler. Bu yayınların biri sönüp diğeri açılıyor ve sayıları çoğalıyordu. Jön Türkler, bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli başlı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı şeyleri tekrarladılar. Namık Kemal, Ali Süâvî ve Ziya Paşa gibi meşhur isimlerin, kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, “Osmanlı Devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi” şeklinde özetlenebilir. Bunların sağlanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çoğu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü. Abdülaziz Hanın Fransa ve İngiltere ziyaretleri esnasında, Padişahtan af diledikten sonra kendisine nazırlık verilen Mustafa Fazıl Paşa, maksadına kavuşup aralarından ayrıldı. Padişahın bu ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve İngiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaştılar. Bir kısmı İstanbul’a dönüp Padişahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldılar. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam ettiler. Birinci Meşrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, İkinci Abdülhamid Han tarafından kapatılarak ortadan kayboldu. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.

Bundan sonra, yurt içinde ve dışında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları, sayıları yüze varan dergi ve gazete ile, İkinci Abdülhamid Hanın şahsında devlete karşı kesif bir propagandaya girişen Jön Türkler, sıkı bir işbirliği içinde oldukları Fransız ve İngiliz hükümet çevrelerinden destek gördüler. Nitekim, 4 Şubat 1902’de Paris’te toplanan Birinci Jön Türk Kongresi, Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis’in evinde yapıldı. Bu kongreye, Osmanlı Devletinin hakim olduğu hemen her bölgeden çağrılan delegeler katıldı. Bunlar arasında bulunan her din ve milliyetten insanın ortak vasfı, Osmanlı Devletine karşı olmaktan ibaretti. Bunun dışında, aralarında hiçbir bağ ve fikrî birlik bulunmayan bu insanlar, aralarındaki sen-ben çekişmesi sebebiyle, kongreyi başarısız bir şekilde sona erdirdiler. Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, başka hiçbir noktada birlik olamadılar.

27-29 Aralık 1907’de yine Paris’te toplanan İkinci Jön Türk Kongresine; İttihat ve Terakki, Prens Sabahattin’in Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetleri yanında, Ermeni Taşnaksutyun Komitesi de katıldı. Kendi aralarında birlik olmamasından yakınılan bu kongrede; Osmanlı Devleti aleyhine en ağır ithamlar yapıldıktan sonra, İran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya’daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin, devlete karşı olan isyanlarının desteklenmesine, diğer gizli cemiyetlerin birleştirilerek, ihtilâlci yayınlar yapılmasına karar verildi.

Jön Türklerin uzun yıllar devam eden faaliyetlerinde, ön planda meşrutiyet ve hürriyet fikirleri görünüyorsa da, her grup ve şahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Azınlıklar istiklâl, hiç değilse muhtariyet kapmak, şahıslar ise şahsî hırs ve arzularını tatmin etmek peşindeydiler. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak isteyenler tarafından methedilen Jön Türklerin faaliyetleri ise, devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden olmuştur. Batı dünyası karşısındaki tavırlarının taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meşhur olmak, hattâ Mithat Paşa'da olduğu gibi, kendi ailelerini hanedan yapmak için azınlıklarla, eşkıyalarla, Rum-Ermeni çeteleri ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemeleri, bu faaliyetlerin en acı tarafı olmuştur. Netice olarak, Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaşlarla yok etmişler, çıkarılan idaresizlik, kargaşa ve savaşlar ortamı içinde, milletin felâketini hazırlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı, Jön Türk faaliyetinin Türkiye’de sonu olmuş, daha önce yaptıkları gibi, yine yurt dışına kaçmışlardır.

***

 

 

Sultan II. Abdülhamid Han’a Göre Jön Türkler – Önemli Vesika

Cennet Mekan Atam Abdulhamid Han’ın kendi el yazmalarından aktarılmıştır.

 

“… Ve daha garib bir tecelliye bakiniz ki, “Genç Osmanhlar”i da “Jön Türkler”i de Osmanli Imparatorlugu’nu parçalamak isteyen büyük devletlerin hepsi arkaliyorlardi! Bu devletlerin gözünde ümit bu gençlerdeydi!.. Bunlarin dedigi yapilirsa, Osmanli imparatorlugu kurtulacak, dediklerine kulak asilmazsa, batacakti! Iki kere istemeyerek de olsa, dediklerini yaptik ve iste battik!… Bari son kalan bir avuç vatan topraginda yasayanlarin gözleri açildi mi?. InşeAllah!..

Evlâdim sayilan bu vatan çocuklari, benim, bir sarayin dört duvari arasinda gördügüm hakikati, koskoca yeryüzünü gezip tozduklari hâlde nasil görmediler; nasil görmediler de ecdâd kani ile sulanmis koskoca bir ülkeyi kendi elleriyle batirdilar!

Suçlamaya dilim varmiyor; fakat görüyorlardi ki, ingilizler, Fransizlar, Ruslar, hattâ Almanlar ve Avusturyalilar yâni bütün büyük Avrupa devletleri, menfaatlerini Osmanli mülkünün parçalanmasinda bulmuslardir. Görüyorlardi ki bu devletler birbirleriyle dalasiyorlar, ama Osmanlilari bölüsmekte anlasiyorlardi. Anlasamadiklari, kimin daha büyük parçayi yutacagi idi. öyle oldugu hâlde, bu düsüncede olan devletlerin kendilerini arkalamalarindan da mi bir mânâ çikaramiyorlardi ?

Söyledim, yine söyleyecegim, anlattim, yine anlatacagim, düsünmüyorlarmiydi ki, Osmanli ülkesi bir çok milletlerin bir araya gelmesinden meydana gelmistir. Böyle bir ülkede mesrûtiyet, ülkenin unsur-i aslîsi için (temel unsur) ölümdür, ingiliz Parlamentosunda bir Hindli, Afrikali, Misirli; Fransiz Parlamentosunda bir Cezayirli meb’ûs varmiydi ki, Osmanli Parlamentosunda Rum, Ermeni, Bulgar, Sirp ve Arap meb’ûsu bulunmasini istemeye kalkiyorlar!..

Hayir, bunca okumus, düsünmüs, kendisini dâvasina vermis vatan evlâdinin cibilliyetsiz çikacagini kabul edemem! Sâdece aldandilar, derim. Aldandilar ama, cezalarini kendilerinden çok, aldanmayan milyonlarca masum vatan evlâdi çekti! Hem öldüler, hem de vatandan oldular!

Kendilerine “Jön Türkler” denilen kimseler aslinda üç-bes kisidir. Bunlar yillarca Avrupa’da benim aleyhimde çalismislar, benim aleyhimde çalismanin vatanin da aleyhinde çalismak demek oldugunu düsünmeden yazmislar, çizmisler, söylemislerdir. Çikardiklari gazeteleri gizlice memlekete sokmanin yolunu büyük devletlere arkalarini dayayarak buluyorlar, yabanci posta-hânelerden de yabanci uyruklu kimseler araciligi ile çekip suna buna dagitiyorlardi. Yillar yili, ciddî sayilabilecek bir te’sirleri olmamistir; ciddi sayilacak bir fikirleri olmadigi gibi…

Fakat ben buna ragmen, kendileriyle ilgilendim. Yabanci memleketlerde parasizlik yüzünden bâzi seylere katlanmamalari için, gazetelerini satin almak bahanesiyle büyük yardimlarda bulundum, bazi kimselerin memleketten para göndermelerine göz yumdum. Tek yabancilarin masasi olmasinlar, muhalefetleri yanlis da olsa namuslu kalsin diye!..

Ahmed Celâleddîn Pasa’nin Misir’da Ali Kemâl Bey’den aldigi mektubu görmüstüm. Bu mektup her hâlde Yildiz evraki arasinda saklidir. Kimin nereden para aldigini isim isim yaziyordu. Bu mektupta, Dr. Abdullah Cevdet, Dr. Ishak Sükuti, Dr. Bahaddin Sâkir, Dr. Nâzim, Dr. Ibrahim Temo’nun Fransiz ve italyan localarina bagli olduklarini ve bu localarin yardimiyla yasadiklarini, hattâ memleketteki ailelerine dahi bu localar eliyle para gönderildigini yaziyor ve bunlarin vesikalarini gösteriyordu.

Avrupa’da, Misir’da çesitli namlar altinda çikan gazeteler ve buralarda gezinen gizli cemiyetin adamlari, daha önce de söyledigim gibi, memlekete ciddî bir zarar vermediler. Fakat mason localari, bütün takiblerimize ragmen, “Ittihâd ve Terakki’ye bagli subaylari harekete geçirince, bu âvâre insanlar birer bayrak hâline geldiler. Iste Jön Türkler ve Ittihâd ve Terakki cemiyetinin hikâyesi de budur.”

Abdülhamîd’in Hâtira Defteri; sh. 60

 

 
 
 

Carlo Bossoli, “Kapalıçarşı”, 1845
suluboya, 44 X 57 cm

 

Fausto Zonaro, "Dolmabahçe Sarayı Rıhtımında Kayzer Wilhelm", 189, tuval üzerine yağlıboya, 77 X 110 cm


Gentile ve Giovann Bellini, “St. Mark’in İskenderiye’de Vaazı” 1504-1507
tuval üzerine yağlıboya, 
347 X 770 cm


Martinus Rorbye, “Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camisi’nin Önündeki Arzuhalci”, 1837,
tuval üzerine yağlıboya,

Stanislas Chelebowski, “Kağıthane”, 
tuval üzerine yağlıboya, 
62 X 102 cm


Gerome, “Halı Tüccarı”

Anonim, “Tophanede Kahvehane”, 
tuval üzerine yağlıboya, 
62 X 84 cm

François Dubois, “Askeri Tören Alayı”

Gerome, “Halı Tüccarı

ranz von Alt, “Serasker Kulesinden Süleymaniye Camii ve Türbesi”
tuval üzerine yağlıboya, 76 X 106 cm

Roberto Raimondi, “Tüccar”

 

Anonim, “Halı Satışı, Kahire” 
tuval üzerine yağlıboya, 
78.7 X 134.5 cm

 

31Mart Vakasının İç Yüzü-Gerçekler

25/4/2009 -Kategori: Tarihten Notlar - Dosyalar , Tarih



31 Mart Vakası Merutiyet'in muhafazası için Selanik'ten 
İstanbul'a getirilen Avcı taburlarının  13 Nisan 1909'da çıkardığı isyandır. 
Rumi takvimle 31 Mart 1325'te (Bugün kullanılan Miladi Takvime göre 13 Nisan günü) çıktığı için Otuzbir Mart Hadisesi denilmektedir. İsyanın sonucunda Sultan 
II. Abdülhamid tahttan indirilmiş ve meşrutiyet kaldırılmıştır. 

Bu vak'anın tertip edilişi, teşvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konamamıştır. Ancak Sultan Ikinci Abdülhamîd'in hiçbir ilgisi olmadığı kesindir. Bununla beraber Otuzbir Mart Vak'asının genel sebepleri tarihçiler tarafından söyle sıralanmaktadır: 

1. Mesrutiyetin ilanından o güne kadar geçen zamanda 
İttihat ve Terakki Cemiyetinin baskısı ile güvensiz, karışık bir durumun ortaya 
çıkması. 
2. Rum, Ermeni vb. gibi topluluklarin istiklal kazanip, milli devletlerini kurmak için büyük engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan 
kurtulmak istemeleri. 

3. 5 Ekim'de Ferdinand'in Bulgaristan'da istiklalini îlan etmesi. Bir gün sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Bosna ve Hersek eyaletlerini ilhak etmesi. 
Girit halkinin Yunanistan'a bağlandıklarını bildirmesi. Adakale'nin 

Avusturya askerleri tarafindan işgal edilmesi, Hükûmetin ve onu tesir altinda tutan Ittihat ve 
Terakkînin bu hadiseler karsisinda aciz kalip, bir sey yapamamasi. 

4. İkinci ordu subaylarının askerlerin ibadet yapmalarina, talim ve egitimi ileri sürerek mani olmaları. 

5. İttihat ve Terakki Cemiyetinin İstanbul'da tertip ettigi siyasî cinayetler sonucunda hükümetin katilleri yakalamada aciz kalması. 

6. Hükümetlerin istifasi ile siyasî buhranin devam etmesi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin hükümete müdahale etmesi. 

7. Basından sansür kalkinca herkesin istedigini yazmaya baslayip karsilikli ithamlarin ileri boyutlara varmasi. Sultan Abdülhamîd Han zamaninda bulunmayan Dervis Vahdetî'nin çikardigi Volkan gazetesi gibi basin organlarinin halki tahrik etmesi. Azinlik gazetelerinin millî maksatlarini ortaya dökmesi. 

8. İttihat ve Terakkînin baskisiyla ordu ve devlet idaresinde keyfî olarak yapilan tasfiye. 

9. Vak'adan üç gün önce Ittihatçi zabitlerin askerlerine; "Hocalarla kat'iyyen görüsmeyeceksiniz! Askerlikte diyanet meselesi aranmaz!.. Padisah ve efrad-i ahali Ittihat Terakki Cemiyetinin elindedir!" telkinlerinde bulunmalari. 

10. Ittihat ve Terakki ileri gelenlerinin mason olduklarinin halk arasinda yayilmasi. 

Tertip edilisi halen karanlik olan Otuzbir Mart Vak'asinin öncesindeki olaylarla vak'anin ortaya çikisi ve neticeleri de söyledir: 

Ittihat ve Terakki Partisi önderleri mesrutiyetin îlanindan sonra kurulan Said Pasa hükümetine istirak etmediler. Partili olan küçük rütbeli subaylar, genç ve tecrübesiz olduklari için hükümette vazife almaktan çekindiler. Tanin gazetesinde Hüseyin Cahid (Yalçin) sorumluluk altina girilmemesi gerektigini yazdi. Kabîneye girilmeyip iktidar Said Pasa hükümetine birakildi. Daha sonraki yillarda bu eksiklerini tamamlamak için Ittihatçilarin nazir yardimciliklarina getirilme çalismalari ortaya çikti. Böylece hem iktidari almiyorlar, hem de diledikleri gibi müdahale ediyorlardi. Selanik merkezî kismi Istanbul'a nakledildi. Hükümet ve devleti kontrol için Talat, Enver, Midhat, Sükrü, Hayri, Habib, Dr. Nazim, Bahaeddin Sakir ve Ismail Hakki beyler Istanbul'a gönderildiler. 

Mesrutiyeti îlan ettiren Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra idareyi bizzat ele almamalari ancak, hükümet islerine de sik sik müdahale etmeleri sebebiyle ülkede tedricen bir iktidar boslugu dogmaya basladi. Padisahin da devlet islerinden uzak tutulmasi, mesrûtiyetten sonra devletin otorite buhranina düsmesine yolaçti. Müesseselerde ortaya çikan basibosluk ve otoriter bir gücün mevcut olmayisi isyanlara müsait bir zemin dogurmaya basladi. 

4 Agustosta nazir tayini meselesinde çikan bir ihtilaf neticesinde Said Pasa kabînesi istifa etti. Yerine Sultan Abdülhamîd Hanin; "O diktatör olmak ister." diye bahsettigi Kamil Pasa sadrazam oldu. Kamil Pasa, Nazim Pasayi Harbiye nazirligina getirdi. 24 eylülde Ittihat Terakkiye muhalif olarak kurulan Ahrar Firkasi, Türk siyasî tarihinin ikinci partisi oldu. Firkanin ileri gelenlerinden çogu Türk asilli olmayip kuruculari arasinda Celaleddin Ârif, Nihat Resad (Belger), Ismail Kemal, Ahmed Samim ve Prens Sabahaddin gibi sahsiyetler vardi. Bünyesinde mesrutiyet aleyhtari kimseleri ve daha sonra ikinci mesrûtiyet meclisinde yer alan Hiristiyan mebuslari topladi. 

Mesrûtiyetin îlanindan sonra toplanacak meclis için yapilacak seçimler, çesitli kesimlerin birbirlerini karsilikli suçlamalarina yolaçti. Seçim kampanyasinin Bosna-Hersek'te de yürütülmesini protesto eden Avusturya, 5 ekimde Bosna-Hersek'i isgal etti. Ayni gün Bulgaristan bagimsizligini, Girit de Yunanistan'a katildigini îlan etti. Ülkede seçimlerle beraber gelen karisikliklar ve disarida karsilasilan bu gibi felaketler, mesrûtiyete baglanan ümitleri söndürdü. Ittihat ve Terakkinin îtibari zayiflamaya baslayinca da güçlenen muhalefeti ezmek için düzenlenmis faili meçhul sûikastler ortaya çikti. 19 Ekimde Selanik'te Üçüncü Orduya bagli avci taburlari mesrûtiyetin muhafazasini ve sehrin güvenligini saglamak için Istanbul'a getirildi. 

Mesrûtiyetten sonra Ittihatçilarin baskisiyla orduda alayli subaylar ve memurlar arasinda yapilan tasfiyeler gayr-i memnunlarin sayisini arttirarak huzursuzluklari siddetlendirdi. Matbuattan sansür kaldirildigi için Serbestî, Mîzan, Tanin ve Volkan gibi gazetelerde alayli-mektepli subay ayrimina dair baslayan sert ve tahrikçi üsluptaki yazilar, subaylarin birbirleriyle ve erlerle arasinin giderek açilmasina sebep oldu. Volkan gazetesinde Dervis Vahdetî, Ittihatçi subaylarin erler arasinda dîne karsi takindiklari menfî tutumlari istismar ederek orduyu ve halki isyana tesvik ediyordu. 2 aralikta daha önce Manastir Postanesinden çikarken vurulan Semsi Pasanin akrabasi Ismail Mahir Pasa, Sultanahmed Meydaninda öldürüldü. Katil, kaçmayi basardi. Önceden beri devam etmekte olan bu gibi suikastler halkta Balkan komitaciligi usûlündeki cinayetlerin devam edecegine dair bir inanç uyandiriyordu. 17 Aralikta toplanan mecliste Ittihatçilar ekseriyeti sagladilar. 

Hükümet Avci taburlari ile hiç mesgul olmadigi gibi Istanbul'un inzibati avci taburu çavuslarinin emrine tabi kilindi. Bunlarin Istanbul'da eglence hayatina dalmalari yüzünden askerlikle alakalari kesilmeye basladi. Subaylarinin önemli bir kisminin da izne ayrilmasi ile iyice bassiz ve disiplinsiz kalan bu taburlar, içeriden ve disaridan tahrik edilmeye basladilar. Bu sirada Enver Bey Berlin'e, Ali Fuad Bey Viyana'ya, Fethi Bey Paris'e ve Hafiz Hakki Bey de Roma'ya atasemiliter olarak tayin edildiler. Harbiye Naziri NazimPasa da ordu içinde Ittihat ve Terakkiye karsi bir grup kurmaya çalisiyordu. Prens Sabahattin, Hukuk-i Beser gazetesinde yazdigi yazilarla padisah Abdülhamîd Hanin tahtta kalisina karsi çikip, Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra da gizliliklerini sürdürmelerine muhalefet ediyordu. 

Sadrazam KamilPasa da Ittihatçilarin baskisindan kurtulmak istiyordu. Avci taburlarini Yanya civarinda isyan eden Yunan çetelerine karsi göndermek istedi. Buna muhalefet eden Ittihat ve Terakki, meclisteki çogunluguna dayanarak giyabinda yapilan bir gensoru ile Kamil Pasayi düsürdü. Abdülhamîd Han meclisin kararina uyarak Kamil Pasanin istifasini kabul etti ve yerine Hüseyin Hilmi Pasayi 14 Ocakta sadrazamliga getirdi. Kamil Pasa bundan sonra muhalefetle isbirligi yapmaya basladi. 

23 Ocak 1909'da Harbiye Mektebinde çikan bir karisiklik sonucunda altmis talebe atildi. 6 Subatta da Dervis Vahdetî tarafindan Ittihad-i Muhammedî Cemiyeti kuruldu. Dervis Vahdetî, Volkan gazetesindeki tahrik edici yazilarindan birinde, padisaha seslenerek; "Mesrutiyeti ilga ve meclisi kapatmak elinizdedir" diye yaziyor ve askerlerin ve ordunun büyük bir kisminin, kurdugu cemiyetin üyesi oldugunu iddia ediyordu. Bu sirada Harbiye nezareti yayinladigi bir genelgeyle ordunun siyasetle ugrasmasini yasakladi. Medrese talebelerinin imtihan edilmesiyle alakali bir kanun teklifiyse bunlarin nümayisine sebep oldu. Istanbul'da durum iyice bozulmustu. 7 Nisanda Serbestî gazetesi basyazari Hasan Fehmi, faili meçhul kisilerce öldürüldü. 13 Nisanda ise dördüncü avci taburuna bagli askerler gece yarisi saat 04.00'da isyan ederek subaylarini hapsettiler. Ayasofya'daki Meclis-i Mebusan önüne gelerek burada toplanmaya basladilar. Dervis Vahdetî ve arkadaslari da aralarindaydi. Tanin ve Sûra-i Ümmet gazetelerinin idarehaneleri tahrip edildi. Adliye Naziri Nazim Pasa, AhmedRiza zannedilerek, Lazikiye Mebusu Emir Arslan da Hüseyin Cahit zannedilerek öldürüldüler. 

Isyan mesrû gerekçelerden, kuvvetli önderlerle idarecilerden, güçlü destekten mahrum ve bastan tecrid edilmis bir sekilde basladi.Hareketin basinda az veya çok taninmis birisi yoktu. Isyanin en önde gelen simasi Hamdi Çavustu. Halk tamamen ayaklanmanin disinda kaldi. Yüksek seviyede din adamlari ayaklanmada yer almadiklari gibi, basinda çavuslarin bulundugu bu isyani tenkit ettiler. Ilim adamlarindan mütesekkil olan Cemiyet-iIlmiye ve siyasî tesekküllerin aralarinda birleserek meydana getirdikleri Hey'et-i müttefika-i Osmaniye teskilatlari mesrûtiyete sadakatlerini beyan ederek isyana karsi çiktilar. 

Abdülhamîd Han isyani Hüseyin Hilmi Pasanin gönderdigi bir telgraf sonucunda ögrendi. O zaman telefon olmadigi için meclisteki telgraf merkeziyle isyanin mahiyetini ve asilerin taleplerini ögrenmeye çalisti. Isyancilar Mebusan Meclisine gönderdikleri tezkirede Sadrazam Hüseyin Hilmi Pasanin görevden azlini ve Nazim Pasanin Harbiye naziri olmasini, alayli subaylardan daha önce tasfiye edilenlerin orduya geri alinmasini istiyordu. 

Padisah bunun üzerine Hüseyin Hilmi Pasayi sadrazamliktan aldi. Ancak yerine Tevfik Pasayi sadrazam, Müsir Ethem Pasayi Harbiye naziri yapti. Mabeyn baskatibi Cevad Beyi isyancilara göndererek isteklerinin kabûl edildigini, vazgeçerlerse affedileceklerini bir hatt-i hümayûnla bildirdi. Bunun üzerine isyancilar yatisarak dagildilar. Ertesi gün tahrikler sonucu tekrar toplandilar. Ancak bu sefer de Gazi Osman Pasa gönderildi. Pasanin nasîhat etmesinden sonra dagildilar. 

Isyan esnasinda daireler kapandi ve Ittihat ve Terakki Merkez-i Umûmî mensuplari Selanik'e kaçtilar. Hüseyin Cahid, Suriyeli meshur bir Hiristiyan aile olan Mutranlarin evine, oradan da Rus elçiligine sigindi. Dr. Nazim, Vefa da Münir Beyin nezdinde mahfuz kalip, oradan Selanik'e kaçti, Ahmed Riza, topçu subayi Süleyman Remzi Beyin delaletiyle Sehzadebasi'nda Ali Beyin evinde gizlendi. Bahaeddin Sakir ise Fransiz sefaret memuru Mösyö Roe'nin evinde saklanip, sonra Hareket ordusuna katildi. 

Ancak, isyanin Rumeli'deki yankisi çok büyük oldu. Ismail Canbolat; "Mesrutiyet mahvoldu" diye telgrafla Selanik'e isyani haber verdi. Hadiseyi kimin hazirladigi belli olmadigi içinAbdülhamîd Han, boy hedefi oldu. Ittihat ve Terakki merkez ve sûbelerinden saraya tehdit telgraflari yagmaya basladi. Bir günde 67 telgraf geldi. Üçüncü Ordu mensubu askerlerle gönüllü Bulgar, Sirp, Yunan, Arnavut ve Karadag çetecilerinden mütesekkil bir ordu kuruldu. Edirne'deki Ikinci Ordu ile de temasa geçilip, bunlarin katilmasi saglandi. Trenlerle Istanbul'a sevkedilen bu orduya "Hareket Ordusu" denildi. Ordunun basina önceHüseyin Hüsnü Pasa geçmisse de, komutanliga daha sonra Mahmûd Sevket Pasa getirildi. Orduya, Hadimköy'e geldiginde Sevket Turgut Pasa komutasindaki Trakya gönüllüleri de istirak etti. Askerlerin büyük bir kismi gerçek durumdan haberdar olmayip, padisahi kurtarmaya geldiklerini zannediyorlardi.

Padisaha sadik bazi pasalar saraya gelerek Yildiz ve civarindaki birliklerin Hareket ordusu çapulcularina karsi kullanilmasi için izin istediler. Abdülhamîd Han, yalniz padisah degil, ayni zamanda halîfe oldugunu, otuz üç senedir asla kan dökmedigini belirttikten sonra; "Tüfekçilerin silahlari toplansin. Kimse silah atmasin, Müslümani Müslümana kirdirmam." diyerek bunu reddetti. Kuvveti olmasina ragmen büyük fitne çikmamasi için bunun kullanilmasina izin vermedi. Ittihatçilarin önde gelen simalarindan Tahsin Bey (Uzer) hatiralarinda; "Sultan basiretli davranip askerler arasinda kan dökülmesine meydan vermedi." demektedir. Emre ragmen bazi direnmeler oldu ise de, sehir Hareket ordusunca bir günde ele geçirildi ve sikiyönetim îlan edildi (25 Nisan 1909). 

Hareket Ordusu Istanbul'a gelince önce Yildiz Sarayi muhasara edildi. Muhasaradan önce Ingiliz, Rus ve Fransiz elçilerinin yaptigi yardim teklifi Abdülhamîd Han tarafindan reddedildi. Saray muhafizlarinin silahlari toplanip Hareket ordusuna teslim edildi. Saray ve civarini besleyen büyük mutfaklarin atesleri söndürüldügü için Sultan ve maiyeti aç birakildi. Kendilerine bir miktar tayin ekmegi gönderildi. 

27 Nisanda Said Pasa baskanliginda toplanan mecliste Hareket ordusu lehine bir beyanname okunduktan sonra Abdülhamîd Hanin hal'ine, Mehmed Resad'in padisahligina karar verildi. Elmalili Hamdi (Yazir) tarafindan hal' için hazirlanan müsveddeye îtiraz eden fetva emini Haci Nûreddin Efendi; "Hal'de seamet vardir, Sultan Azîz hal' edildi, basimiza 93 Harbi faciasi geldi." diyerek imzalamak istemedi. Ancak Istanbul mebusu Âsim Efendinin "Hal' edilmekten baska çare yoktur. Hal'edemezlerse öldürürler." deyince mecbûren imzaladi. Yeni seyhülislam Ziyaeddin Efendi tarafindan müsveddeye son sekli verilip, hal' veya feragati meclise birakildi. Meclis hal'i kabul etti. Bundan sonra hazirlanan iki heyetten birisi Dolmabahçe Sarayina digeri de Yildiz'a gönderildi. 

Dolmabahçe'ye giden hey'ette Bolulu Habib, Toygarli Halid ve Kadiköylü Fehmi isminde Hareket ordusu veIttihat ve Terakki mensubu küçük rütbeli üç subay vardi. Resad Hana padisahligini teblig ettiler ve daha sonra tahta geçis merasimi icra edildi. 

Yildiz'a Sultan Abdülhamîd Hana hal'ini teblig için gönderilen hey'etin tesekkül tarzi ise Türk tarihinin en yüz kizartici hadiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanli tebeasini temsil etmesi gerektigi iddiasi ile tesekkül olunan heyette tek bir Türk yoktu. Bunlar Emanuel Karasso, Esat Toptanî, Aram Efendi ve padisahin uzun seneler yaverligini yapmis olan katisik soydan Ârif Hikmet Pasa idiler. Padisah hal' kararini teblige gelenlerin kimler oldugunu mabeyn baskatibi Cevad Beye sorup ögrenince; "Bir Türk padisahina, Islam halîfesine hal' kararini bildirmek için bir Yahûdî, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden baskasini bulamadilar mi!" demekten kendini alamamistir. Kararin tebliginden sonra artik Çiragan Sarayinda oturmak istedigini söylemis ancak kabul edilmeyerek kirk sekiz saat içinde maiyyetiyle beraber Selanik'e gönderilmis, burada Alatini Kösküne hapsedilmistir. 

Abdülhamîd Hanin Yildiz'dan uzaklastirilmasindan sonra saraydaki mevcut elmas, inci gibi mücevherler, degeri milyarlari bulan tarihî kiymetler, sandiklar içinde Harbiye nezareti dis kapisi yanindaki iki binanin alt katlarina yerlestirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapilar Ittihatçilar tarafindan açilarak bunlar yagma edildi ve bu tecavüz sebebiyle de hiç kimseye mesuliyet yüklenemedigi gibi suçlular da tespit edilemedi. 

Hadiseden sonra kurulan Dîvan-i Harp, isyancilardan 56 kisiyi îdama mahkûm etti. Dervis Vahdetî de bunlar arasindaydi. Cezalar 3 Mayis-25 Haziran arasinda infaz olundu. Prens Sabahaddin önce tevkif edilip, sonra serbest birakildi. O da hemen Avrupa'ya kaçti. Digerleri de sürgün ve hapisle cezalandirildilar. Isyanin mahiyetini ve tertipçilerini arastirmak için kurulan komisyon kisa bir müddet sonra dagitildi. Hareket Ordusu Istanbul önlerindeyken Abdülhamîd Han; "Madem beni istemiyorlar saltanati biraderime ferag ederim, devleti o idare etsin. Fakat bir meclis mi, yoksa Dîvan-i Âli mi ne kurulursa kurulup, benim hadiseyle alakamin olup olmadigi tespit edilmelidir." demisti. Ancak Said Pasa; "Suçsuz çikarsa halimiz nice olur?" diye resmî tahkîkatin açilmasina mani oldu. 

Hiçbir ciddî tarih kitabinda hadisenin padisah tarafindan çikarildigina dair bir bilgi, belge yoktur. Sultan Abdülhamîd Hanin muarizlarindan olan Ahmed Refik Bey (Altinay), 31 Martin muhaliflerce tertip edildigini, padisahin bir ilgisi olmadigini belirtmektedir. Talat Pasa ve Meclis-i Mebusan Baskani Ahmed Riza da padisahin suçsuz oldugunu beyan etmektedirler. Seyhülislam Cemaleddin Efendi Hatirat-i Siyasiye'sinde isyanin Ittihat ve Terakki tarafindan padisahi tahttan indirmek, aleyhlerinde hasil olan menfî düsünceleri temizlemek maksadiyla tertip edildigini yazmaktadir. Bazi tarihçiler de, "Isyani padisah tertip etseydi askerleri bassiz birakmazdi." demektedirler. 


31 Mart Hadisesinden sonra Ittihat ve Terakki diktatörlügüne giden yol açilmis olup, mesrutiyet örfîlesmistir. Bundan sonra yüksek rütbeli subaylar da Ittihat ve Terakkiye katilmislardir. Osmanli Devletinde her yönüyle bir anarsi ve yikim devri baslamis, daglardan inerek mesrûtiyeti selamlayan Balkan komitacilari tekrar daglara çikmislar ve bir daha da inisleri olmamistir. Otuzbir Mart Vak'asini tertip edenler ve Sultan Ikinci Abdülhamîd'i tahttan indirenler sonunda, devleti Birinci Dünya Harbine sokup memleketi düsman çizmelerinin altinda birakarak kaçtilar. Is bununla da kalmadi, bunlar isbirligi yaptiklari kimseler tarafindan öldürüldüler. Bu olaylarin hepsi, Otuzbir Mart Vak'asi ile baslamis ve on sene içinde devlet ve millet yok olma noktasina gelmistir. 

Otuzbir Mart Vak'asinin gizli tertipçilerinden olan Selim Sirri Tarcan ile Riza Tevfik Beyin asagidaki îtiraflari bu olay hakkinda Türk tarihine isik tutmaktadir: 

"1908 Ihtilalinden evvel, bizleri basta Ingiliz sefiri olmak üzere Fransiz, Italyan sefirleri de çok tesvik ettiler. Onlardan büyük mikyasta fikir muaveneti (yardim) ve tesvik gördük... Hey - Riza! Meger kimlere hizmet etmis? 

Nihayet hürriyeti de -kimlere- îlan ettik! Selim Sirri ile beraber ben de Istanbul sokaklarinda üzerine çikip "Yasasin hürriyet" nutuklari atacak nice basamak taslari aradik. 

Bir gün Talat'a (Talat Pasa) dedim ki: "Biz bu ihtilal için ecnebi sefirlerden hayli tesvik gördük. Iste hürriyeti îlan ettik. Gidelim bu süferayi (elçileri) ziyaret edelim, tesekkür edelim." 

Evvela Ingiliz sefaretine gittik. Galatasaray'daki o muhtesem binayi tam bir ölü sessizligi içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dahil olmak üzere bütün sefaret erkani içerdeydi. Fakat bizi karsilayan sefaret kavasi, kimi sorduksa "Yok!" dedi. Çok soguk bir adem-i kabul (kabul etmemek) idi bu. Bir mana veremeden dönmüstük. 


Cünye'de idim. Emir Abdullah'tan bir davet mektubu aldim. O yil farîze-i haci îfa için (hac farîzesi) gidecekleri Hicaz'a beni de davet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altin olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. (Riza Tevfik sürgündedir.) Oglum Said, Ingiltere'de oturuyordu. Onu ziyarete Londra'ya gitmistim. Said'e Iskoç asilzadelerinden Lord Nikilsin (1909'da, Ingiltere'nin Türkiye büyükelçisi) cenaplari hayli yardim etmisti. Hem bu alakalarina tesekkür etmek, hem de eski dostlugu bir daha ihya eylemek üzere ziyarete gittim.Sohbet sirasinda Istanbul sefaretinin (Istanbul'daki Ingiliz elçiliginin 1909'daki) bize gösterdigi o soguk adem-i kabul hatirima geldi. Lord cenaplarindan sebebini sordum: 

-Dostum Riza Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri tesvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. Ihtilal olacak; istibdatla beraber sultan da bu bahusus temsil ettigi hilafet müessesesi de alasagi edilecek. Fakat aldanmis olduk. Bekledigimiz netiyceyi alamadik. Zîra ihtilal yaptiniz, gerçi Kanûn-i Esasî geldi, fakat Sultan da hele hilafet müessesesi de yerinde baki... 

Lord cenaplarina tekrar sordum: 

-Ingiltere devlet-i fahîmesini hilafet müessesesi bu derece siddetle neden alakadar ediyor? 

-Ha... Dostum Riza Tevfik Bey... Biz Misir'da bilhassa Hindistan'da Islam kitlelerini idaremiz altina alabilmek için milyonlarca altin harcadik, muvaffak olamadik. Halbuki Sultan? Yilda bir defa bir "selam-i sahane", bir de "Hafiz Osman Kur'an-i kerîmi" gönderiyor, bütün Islam ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor. 

Iste biz ihtilalden ve siz Jön Türklerden ihtilal sonunda, sultanlarin da, hilafetin de, yani bir selam-i sahane ve bir Hafiz Osman Kur'an'iyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandik. Iste bu sebeple bir soguk adem-i kabul gördünüz..."
Not:Kısaca anlayacağımız 31 Mart vakası İlk Ergenekon Darbesidir.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti | Etiketler : ittihat terakki, 31 mart, volkan gazetesi, osmanlı,batıcı, türkçü, fikir akımları 
 
 
 
 
 
 





 

 

 



ETİKETLER :

jön türkler , darbeciler ,

Yorum Ekle

Tavsiye Et

Yazdır

YORUM YAPIN SÖZ SİZDE !
* ÜYE GiRiSi Eger üye olarak giris yapmak isterseniz, buraya tiklayiniz --> üye olarak girmenizi saglayan dügme
* MiSAFiR GiRiSi Eger misafir olarak giris yapmak isterseniz, buraya tiklayiniz --> misafir olarak girmenizi saglayan dügme



YORUMUNUZU YAPINIZ..
Yorumunuz Küfür, Tehdit ve Siddet icermedigi sürece yayinlanir.
T.Cumhuriyeti Anayasasi ve Kanunlari fikir7.com da hukuken gecerli degildir.
Fikir7.com AB Hukukuna tabidir.
Adınız (görünecek) :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik Kodu : yorumu düzeltirtir yorumu gönderir
Fikir7.com|GencMümin|GencMümin islami Haberli Fikir Forumu|En güncel haberlerden ve Makalelerden|En güncel Fikirler|En güncel Yorumlar|Son dakika haber fikir forumu;
fikir7 ANASAYFA´ya götürür
MAKALELER
fikir7 ANASAYFA´ya götürür
 
Lütfen haber arşiv tarihi seçiniz.
fikir7 ANASAYFA´ya götürür
 
Döviz
Alis----
Satis----
USD -
2.1333
2.1371
EUR -
2.8560
2.8611
Sterlin -
3.5953
3.6140
fikir7 ANASAYFA´ya götürür
Türkiye geneli yol durumu hakkinda güncel bilgiler
fikir7 ANASAYFA´ya götürür

ÖNEMLİ LİNKLER


fikir7 ANASAYFA´ya götürür